Bir sığınmacı olarak insan
yalnızlığın ve vurulmuşluğun adıdır. Sınırların belirlendiği ülkelerde korkunun
ve belirsizliğin kıyısına atılmış yaşamların ilk durağıdır; ancak son durağı
değil. Çünkü bir kere göç eden ömür boyu çemberin içinde olamaz. Ne çemberin
içindedir aslında ne de dışında.
Göçmen kavramı insanlık
tarihinin en eski kavramlarından olup nüfus hareketliliğine karşılık gelir.
Eski devirlerde var olan nüfus hareketlilikleri ikinci dünya savaşından sonra
zorunlu göçe dönüşür. Bunun hukuki adı sığınmacıdır yasalarla kabul edilenler
de mülteci olur. Savaşlar, yıkım, din, dil, ırk ayrımcılığına maruz kalan
insanlar yeni bir hayat için kolları sıvar. Yeni bir dil, yeni bir dünya, yeni
bir kültür her şeyi yeni olan bu öteki dünya yeni umutlarla birlikte yeni düş
kırıklıklarına da kapı aralar. Göç pratiği ayrımcılığa maruz kalan insanların
kültür ritüelini yeniden ürettikleri bir penceredir. Göçmenler kendilerini
kültürleriyle birlikte göç edilen yere götürürler. Yeni bir hayatla tanışırken
vatan aidiyetlerinin parçalanmasıyla birlikte aile bütünlüğünün korunamaması
mültecilerin kazandığı acı deneyimler arasında yer alır.
Göç pratiği geride bırakılan
ülkeyle yeni ülke arasındaki karşılaştırmaları da beraberinde getirir. Yeni bir
yerde yaşamanın pratiği eskiye oranla terk edilen acıların bir panzehiridir.
Geride bırakılan hayat, yerini başka bir hayata bıraksa da acı kendini her
defasında yeniden üretmeye devam eder. Çünkü yaşanmışlıklar salt mekân ve
zamanın kontrolünde değildir. Yaşanmışlıklar yeniden kendini üretmeye
başladığında zaman hala akıyordur. Bu bilinç üstünün bize oynadığı oyunlar olsa
bile yaşanmışlıklar silinmez ve o mekâna aittir. Sahi nereye gider o
yaşanmışlıklar nerede bulunur? Hiç silinir mi olup bitenler? Yoksa zaman mı
bizi yaşar biz mi zamanı?
Göçmen olmak daha açık bir
tanımla ekonomik, eğitim ya da inisiyatifimiz dâhilinde olan göçler değil
kastım. Bir ülkede yaşarken o ülkeyi terk etmek zorunda kalmak bütün
yaşanmışlıkları da geride bırakıp sanki onlar bizi bırakacakmış gibi. Zorla göç
ettirilen yerinden edilen insanlar olmadık hiç birimiz. Ülkemizde iç savaş
çıkmadı ya da biz muhaliftik de kimse susturmadı, kafamıza silah dayamadı hiç,
dinimizden, dilimizden, ırkımızdan hor görülüp tehdit edilmedik ya da babamız
öldürülmedi henüz teyzekızına tecavüz etmediler daha. Evimiz yakılmadı hiç dini
inancımız yüzünden, derimizin rengi hiç sorun olmadı öteki için ya da rejim
karşıtı diye ölüm listesine yazılmadı adımız. İstenmeyen olduğumuz olmuştur
çoğu zaman düşüncelerimiz, fikirlerimiz, oy verdiğimiz siyasi partiden,
tuttuğumuz takıma kadar her biri bir cinayet sebebi ve öfke nöbetlerinin
tetikleyicisidir. Ama hep bir arada ve toplu imha olmadığı sürece yaşama rüknü
devam etti bizim için.
Mülteci haklarını düşünmek bu
ülke için kadın hakları, LGBT hakları gibi marjinal bir şey. Basında ise dönem
dönem gazete köşelerini süsleyen haberler olur ve geçip gider ötekiler gibi.
Ama artık dillere pelesenk küreselleşmenin had safhada olduğu giderek açık bir
toplum haline gelen dünya, baskı, zulüm, kısıtlama ve sınırlar için fazla dar
olabilmekte. Yeniden kampların mültecilerin kaçanın göçenin gündeme geldiği şu
günlerde oturup düşünmek için fazla geç değil. Mülteci hakları için bir şeyler
yapabilmek ve göç koşullarının verdiği ağır darbeyi azaltmak bizim elimizde
olabilir. Çünkü yaşamak her şeye rağmen devam eden hayatın içine bir eli daha
sokabilmek bu çemberi geliştirmek mümkün olabilir.
Resimler http://srpl.info/category/multeci/ adlı zerzevattan alınmıştır.
Resimler http://srpl.info/category/multeci/ adlı zerzevattan alınmıştır.
